Kadının Adı Var, Kadının Adı Efkâr

  • 19 Temmuz 2017
  • 1.526 kez görüntülendi.

Kadının Adı Var, Kadının Adı Efkâr

“O gün canım çok acımıştı, canım bile bana acımıştı”. Nereden duymuştum bu cümleyi? Bir filmde mi, televizyonda mı? Okuduğum bir kitapta olamaz. Çünkü ben okuma yazmayı iyi bilmiyorum. İlkokulda okumayı sökerken mecburen okuduklarım dışında hiç kitap, gazete okumadım. Bizim oralarda kız kısmı okutulmaz zaten. Ellerinden gelse nüfus sayımında bile saymazlardı bizi. Cumhuriyet devrimleri bizim oraya hiç ulaşmadı. Çoğunuzun sürgün yeri olarak ya da mecburi hizmetle gelmek dışında hiç uğramadığı, haritanın en sağındaki illerden birinin köyünde doğup büyüdüm. Ailem ‘kaşık düşmanı’ olan beni 16 yaşıma kadar zor besledi. Eve görücüler gelmeye başlayınca panikledim. En yüksek parayı verene satılmaktansa kaçmayı tercih ettim; ilk göz ağrıma, karşı komşumun mürekkep yalamış, esmer, upuzun boylu, öğretmen olan oğluna… Görücülerden birine satılsam sonum farklı mı olurdu bilmem. Açıkçası pek sanmıyorum. Ama en azından canım bu kadar yanmazdı. Evet, o gün canım gerçekten çok acımıştı, o kadar çok acımıştı ki canım bile bana acımıştı.

Siz hiç canınızdan çok sevdiğiniz, ailenizi kaybetmek pahasına kaçtığınız adamın gerdek odasını hazırlamak zorunda kaldınız mı? Sabaha kadar, o akşama kadar birlikte yattığınız yatağınızda, bacaklarınızı karnınıza çekip cenin pozisyonunda tek başınıza yatarken, onların içeride ne yaptığını düşünerek ağladınız mı? Peki sabah olduğunda o odayı toplama görevi de size verildi mi? Gece ne yapıldığının beyanatı olan ‘kanlı çarşafı’ ağlayarak elinizde çitileyip yıkadınız mı hiç? Ben bütün bunları yaşadığımda sadece 20 yaşındaydım. Büyük şehirlerdeki yaşıtlarım üniversite kantininde karşı masadaki çocukla kesişirken, siyasi tartışmalar yapıp kendi çapında memleketi kurtarırken, vize ya da final sınavı telaşındayken ben böyle boyumu ve yaşımı aşan dertlerin içindeydim işte. Ve başka bir dünyanın varlığından bile habersizdim. Çok uzun yıllar sonra, köye tesadüfen yolu düşen bir kıza anlattım yaşadıklarımı ve hissettiklerimi. Ben anlattım o not aldı, ben anlattım o benimle birlikte ağladı. Dinlerken “Sezen Aksu’nun ‘Ünzile’ şarkısının vücut bulmuş halisin” demişti bana. Sonra da o sıtma görmemiş sesiyle mırıldanmıştı: “Korkar durur gitmez köyün en son çitine, inanır o sınırda dünyanın bittiğine”. Gerçekten de ömrüm hep o çitle, o evle, o adamla sınırlı kaldı. Başka ihtimallerim hiç ol(a)madı.

Kaçtıktan kısa bir süre imam nikahım kıyıldı. Ailem reddettiği için onlarla görüşmeyi kesmiştim. Yaşım itibariyle onların rızası olmadan resmen evlenemeyeceğim için mecburen imam nikahı ile yetinmek zorunda kaldım. İki yıl sonra reşit olur olmaz da hükümet nikahını hallettik. Aslında bizim buralarda devlet, hükümet kavramı pek olmadığı için hükümet nikahı da genelde olmaz. Ama kocam mektep medrese görmüş insandı. Üniversite için gittiği büyük şehirde ‘sol görüş’ dediği bir şeyi öğrenmişti. Zengin-fakir ayırımı yanlıştı. Herkes eşitti, kadın-erkek birdi, aynı haklara sahipti. İmamın kıydığı nikahın kanun karşısında bir geçerliliği yoktu. Bu yüzden, kendi deyimiyle ‘beni ikinci sınıf insan yerine koyan’ imam nikahını yeterli bulamazdı. Hem köyün öğretmeni olarak da herkese örnek olmak zorundaydı. Bazı sözler söylendiği dudakta veya yazıldığı kitapta ne güzel duruyor değil mi? Bunlar da öyleydi işte…Günler, geceler boyunca o anlatırdı, ben ağzının içine düşüp dinlerdim; özgürlük, eşitlik, hak, insanca yaşamak…Gelecek güzel ve adil günler, er geç değişecek düzen…Gerçek hayatın sarf edilen sözcüklerden, o kalın kitaplarda yazılanlardan farklı olduğunu yaşayıp öğrenerek büyüdüm ben.

Nikahın kıyıldığı gün nerdeyse bütün köy, kasabada nikahın kıyıldığı binanın önünde toplanmıştı. Onlar için o kadar alışılmadık bir şeydi ki resmi nikah. Hele de benim gibi iki yıldır koca yanında olup da çoluk çocuğa karışamamış bir kadına nikah kıyılmasını hiç kafaları almamıştı. Sahi, neden çocuğum olmuyordu ki benim? İki yıl az bir zaman değildi. Kocam yaşımın henüz küçük olmasına vermişti. Eh, Allah da büyüktü. Azimle ve zevkle(!) denemeye devam ederdik, olur biterdi. Ama olamadı ne yazık ki…Çocuksuz geçen bol denemeli iki yılın üzerine iki yıl daha koyduk. Aile büyükleri huzursuzlanmaya başlayınca, önce kasabaya, sonra şehre doktor ziyaretlerimiz başladı. Okumuş kocam kızmasın diye benim ondan gizli gittiğim, benim deyimimle hoca, sizlerin deyimiyle üfürükçüler de cabası. Ne doktorların reçeteye yazdığı ilaçlar, ne de hocaların verdiği muska ve kocakarı ilaçları işe yaradı. Benden çok sonra evlenen kız kardeşimin, görümcemin, komşu köyden yan eve gelin gelen Hanife’nin, kısacası yakın çevremde kim varsa hepsinin hamilelik ve doğum haberlerini alınca hep gizli gizli ağlardım. Gittiğimiz doktor, çok kafaya takıp sıkıntı yaparsam da olmayacağını söylediği için düşünmemeye çalışırdım. Her ay üşenmeden beni yakından takip ederek “Off yine kirlendin mi?” diye kızan bir kaynana ve bana duyurmak için özellikle yüksek sesle “Bizim gelin ne döl tutmaz çıktı” diye sürekli söylenen bir kayınpeder ile ne kadar mümkün olabiliyorsa tabii…Kocam da düşünmüyormuş gibi görünürdü. Zaten onun benim gibi tek düşünmesi gereken konu da bu değildi. Devlet memuriyetinin izin verdiği ölçüde siyasete dalmıştı. Son seçimde bağlı olduğumuz ilçeyi onun sol partisi kazanmıştı. Üstelik yeni belediye başkanı da hem çocukluk, hem dava arkadaşıydı. Artık okul ve öğrencileri dışında da çok meşguldü. Onlar memleketi kurtaracaktı; önce köyümüze, sonra da yavaş yavaş tüm ülkeye eşitlik, özgürlük, adalet getirecekti. Öte yandan, beni hala sever ve sayar görünse de, mevcut durumun onu da çöküş noktasına getirdiğini görebiliyordum. Sonuçta o bir evin bir oğluydu. Soyun sürmesi, soyadının devam etmesi gibi birçok hayati meselenin baş aktörüydü. Aşk, sadakat gibi duygular ve hatta ‘eşitlik’, ‘özgürlük’, ‘hak’, ‘hukuk’, ‘adalet’ gibi idealist kavramlar bile töre, gelenek, görenek karşısında bir yere kadar dayanabiliyordu. Hep tetikte bekliyordum, nerede ve ne zaman çözülecek diye. Çok sevdiğiniz birinin, tüm çabalarınıza karşın, üstelik kendisinin de bunu içten içe hiç istemediğini bile bile, elinizden kayıp gitmesinin ne demek olduğunu bilir misiniz? Buna seyirci kalmaktan başka yapacağınız bir şey olmamasının hissettirdiği çaresizliği hiç yaşadınız mı, bilmiyorum. Ölüm karşısındaki çaresizlikle eş değerdir bu his. Elinizden ıslak sabun misali kayar gider ve siz sadece izlersiniz, hiçbir şey yapamazsınız. Bu kısmı dinlerken o kızın yine aynı sıtma görmemiş sesle mırıldandığı gibi; “Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen, olmuyor” dersiniz sadece.

Bir sabah kahvaltıda, kız kardeşimin çocukluk arkadaşı olan, benim de yediğimin içtiğimin ayrı gitmediği ve tabii ki benden beş yaş daha körpe olan Nagehan ile yakında aynı evi ve ne yazık ki aynı kocayı paylaşacağım öyle pat diye söyleniverdi bana. Bizim buralarda kuma olayı yemek içmek, çeşmeye gidip su getirmek kadar gündelik ve doğal bir olaydır. Hatta çocuğunuzun olmaması ya da oğlan doğuramamak gibi bir gerekçe de gerekmez. Keyfe keder dört hanıma kadar yolu var diye düşünülür ve evlenilir. Eğer gerekçe çocuk sahibi olmayışınız ise, garantilemek için daha önce çocuk doğurmuş dul bir kadın tercih edilebilir bazen. Ama genelde tercih tabii ki genç bir kızdan yana olur. Bizde de öyle olmuştu. Ben yabancılık çekmeyim diye de yakından tanıdığım biri seçilmişti. Kaynanam, “Nasıl olsa nikah sende, üzülme” demişti. Soyun devamı için yapılan mecburi bir şeydi bu. Şimdiye kadar zaten fazlasıyla beklemişlerdi. Dolayısıyla ortada yadırganacak, üzülecek bir durum yoktu. Hiçbir şey söyleyemedim. Kocamla da hiç konuşmadım günlerce, niye diye hiç sormadım. “Sen ne hissediyorsun, istiyor musun?” bile demedim. Evin kıdemli gelini olarak bütün hazırlıklara yardım ettim sadece. Ağlayamadım, bağıramadım. İçime taş gibi bir ağırlık oturmuştu, tıkanıp kalmıştım. İğne ile damardan kan alınır gibi, biri bütün ruhumu, duygularımı yavaş yavaş içimden çekmişti sanki ve geriye sadece robot gibi hareket eden bedenim kalmıştı. Nişan bohçasını ellerimle hazırlayıp bağladım. Kına gecesi ve düğün için yapılan alışverişe kaynanam ve görümcelerim ile birlikte erkek tarafını temsilen ben de katıldım. Tüm hazırlık süreci boyunca kocamla evde köşe kapmaca oynadım, göz göze bile gelmemeye çalıştım. Bir kere gözlerine baksam ya da benimle tek bir kelime konuşsa çözülürüm diye korkuyordum. Dedim ya, bizde günlük hayatın bir parçasıdır kuma…Normaldir. Üzülecek, ağlanacak bir şey değildir. Tepki verme hakkımız asla yoktur. Hatta tepki vermek ayıptır, hadsizliktir.

İmam nikahları kıyıldıktan sonra coşkulu bir düğün yapıldı. Odalarını gündüzden hazırlamıştım. Tertemiz, sakız gibi beyaz çarşaflarını serdim. ‘Bir yastıkta kocasınlar’ deyiminin kaynağı olan, tek kişilik uzun yastıklarını güzelce yerleştirdim. Giyecekleri pijama ve geceliği ütüledim, katladım ve yastığın üzerine bıraktım. Zifaf gecesi namazı için seccade, örtü ve tespihlerini yatağın ayak ucuna koydum. Sizlerin çoktan unuttuğu, bizler için ise çok önemli olan bütün geleneksel ayrıntıları itinayla hazırladım. Boşta kalıp düşünmeye başlarsam dayanamam diye bütün gece düğünde de her işe koşturdum. Misafirlere hizmet ettim. O gece el ayak çekilip bunlar da odalarına girince çözüldüm. Haftalardır içimde biriken o ağırlık gözyaşına dönüştü. En başta söylediğim gibi, işte tam o anda canım tarif edemeyeceğim kadar çok acıyordu, öyle çok acıyordu ki canım bile bana acıyordu. O kız hikayenin bu kısmına gelince o gece boyunca ağlarken ne düşündün, ne hissettin diye çok sıkıştırdı beni. “Hem koca bir hiç, hem de çok şey” dedim… Birlikte geçen yıllarımızı düşündüm. Bir arada geçen çocukluğumuzu, beraber büyümemizi. Onun okumak için büyük şehre gidişini, ayrı gecen yıllarda birinin eline geçer diye mektup bile yazamayışını düşündüm sonra. Ailesine yazdıklarından hakkında iki gıdım bir şey öğrenirim diye her bahane ile evlerine gidişimi hatırlayıp acı acı güldüm. Diplomasını alıp geri döndüğü gün uzaktan gizli gizli bakışıp o bakışlarla anlaşmamız geçti aklımdan. Kapıma görücüler dizilince, “Seni başkasına yar etmem, başlık parası verip mal gibi satın almaya da gönlüm razı olmaz”der demez paldır küldür onunla kaçışımı ve özellikle o ilk yıllarda, sürekli bir arada olduğumuz için çocuk gibi sevinmemizi düşündüm. İşte bütün bunlar ‘koca bir hiçti’ şimdi…Artık bir anlamı yoktu. Beni asla başkasına yar etmeyecek adam şu an başkasına yar olmuştu bile. Tüm geçmişimi sanki başkası yaşamıştı ve hepsi bana siyah-beyaz fotoğraf karesi gibi, donuk, ruhsuz; ama en kötüsü de yabancı geliyordu. Sonra beni bundan sonra nelerin beklediğini tahmin etmeye çalıştım. İster istemez aynı evde iki yabancı olacağım kocamı ve onun yeni karısını, doğacak çocuklarını düşündüm. Bu evdeki konumumun ne olacağını yakın çevremdeki benzer öykülerden az çok çıkarabiliyordum aslında. Şimdilik tek tesellim resmi nikahlı olan kadın olmaktı. Ama bu nikah benim duygularımı değiştiremiyordu, acımı hafifletemiyordu. Benim derdim nikah, garantide olmak gibi maddi detaylar değildi ki zaten…Yaşadığım hayal kırıklığına, kaybettiğim sevgiye yanıyordum. Aklımdan geleceğe dair bir sürü tuhaf ayrıntı geçiyordu. Kaç çocukları olacaktı acaba? Ah keşke hiç olmasaydı…Peki o çocuklar bana nasıl hitap edecekti? Kocam beni hala seviyor muydu? Eğer seviyorsa nasıl içi kaldırmıştı bu ikinci kadını? Hem ne olmuştu onun o güzelim idealleri; mesela eşitliği, özgürlüğü, hakkı, hukuku? Beni düşürdüğü konum var mıydı o idealler arasında? Herkese örnek olması gereken köy öğretmenine, o büyük dava adamına çok mu yakışmıştı şimdi iki karılı olmak? Peki yeni karısını, hele bir de çocuk doğurursa benden daha mı çok sevecekti? İşte bunlar da düşündüklerimin ‘çok şey’ kısmıydı…Bundan sonra asıl önemli olan kısım yani…

Sabah odaya giren kaynanam tarafından gerekli kontrol yapılıp yeni gelinin namusu onaylandıktan sonra bunun bedeli olarak kendisine bir altın bilezik daha takıldı. Bana da odayı toplama ve çarşafı yıkama görevi verildi. Bahsettiğim nereden baksanız otuz küsür yıl öncesi. Sizin kendinizi bildiniz bileli yaşamınızın bir parçası olan çamaşır makinesi bizim hayatımıza daha birkaç yıl öncesinde, o da tek tük girebildi. Dolayısıyla çarşafı eski usul ile, elimde yavaş yavaş çitileyerek yıkadım. Kan lekesi, hele de böyle sabaha kadar kurumuş ise kolay çıkmaz. Sıcak su ile girişirseniz iyice kumaşa işler, buz gibi su gerekir. O ruh haliyle elim ayağıma dolaştığından mı, yoksa sürekli akan ılık gözyaşım suyun soğukluğunu aldığından mı bilinmez, ben çıkarmaya uğraştıkça leke büyüdü sanki. Hayatım boyunca yıkadığım en uzun süreli çamaşır bu oldu veya bana öyle geldi.

Sonrasında yıllar öyle acımasız bir hızla geçti ki ben bile anlayamadım. ‘Ortağım’ bana saygıda kusur etmiyordu ilk yıllarda. Aramız görünüşte iyiydi. Ama bana zor gelmişti bu çoklu yaşam. Alışmamak için çok direndim. Çocukları olmasın diye elimden geleni yaptım. Hoca hoca gezdim, muskalar yaptırdım. Yeni gelinin yemeğine, hamile kalmasını engelleyecek ne kadar ot çöp öğrendiysem karıştırdım. İlk birkaç ay hamile kalamayışını buna bağlayıp kendimce sevindim. Ancak maalesef sekizinci ayda müjdeli haberi verdiler. Bu sefer de düşük yapmasını sağlayabilecek ne varsa kattım yemeğine. Çok mu acımasız buldunuz? “Zulüm gören zalim olur” lafını hiç duymadınız mı? Tüm duygularımı ve içimdeki iyi niyeti o zifaf gecesi ağlarken öldürmüştüm ben, kimse kusura bakmasın. Kendimce kadere müdahale etmeye, yaşadıklarımın intikamını almaya çalıştım sadece. Ama Allah bana yaşatılanların o günahsız bebeklerden çıkmasına razı gelmedi. Halefim maşallah kedi gibi her yıl doğurdu. İlk çocuk kız olunca çok sevindim. Dedim ya, kız evlat geçer akçe değildir bizim buralarda. Oğlan doğuramayan kadına kadın demezler. Daha ilk bebek beşikteyken ikinci gebelik haberi geldi. Birkaç aya kalmadan ikinci kızı aldılar kucaklarına. Üçüncüde oğlanı da buldular maalesef. İki kız, dört oğlan olmak üzere toplamda altı çocuk…İlk yıllar öyle anlar oldu ki Allah benden esirgediği doğurganlığı da Nagehan’a vermiş diye düşünüp çok isyan ettim. Sonra zamanla kanıksadım mevcut durumu. Sanki müsekkin ilaç ile yavaş yavaş uyuşturulur gibi sakinleştim. Akışına bıraktım. Düşünmeden, sorgulamadan kabullenip yaşamaya başladım. Böylece canım da artık acımaz oldu. Kendi ailem bile beni çoktan ölmüş saymıştı zaten. Ben de kendimi öyle saydım gitti.

İkinci oğlanı da doğurunca nikahımı da halefime verdim. Kaynanam nikah hakkını ‘bereketli gelin’, ‘gelinin hası’ diye tanımladığı yeni gelininde görmüştü. İtiraz etmeyince ve talep edecek hakkınız olmayınca evlenmekten bile kısa sürüyormuş boşanmak, onu da yaşayıp öğrendim. Nagehan’ın bana karşı tavrı nikahı alır almaz değişti. Peş peşe oğlan doğurunca zaten evdeki yürüyüşü bile değişmişti. O güne kadar ‘abla’ dediği bana seslenirken adımı kullanmaya bile tenezzül etmez oldu. Ricaları emre dönüştü. Evdeki konumum zaten bir süredir hizmetçiden halliceydi. O günden sonra beslemeler bile yanımda prenses gibi kaldı. Kendim doğurmuş gibi bebeklere baktım. Büyümelerine tanıklık ettim. Bana da ‘ana’ diye hitap ettiler, başkasına benden bahsederken de ‘analığımız’ dediler. Ancak benim analığım laftaydı tabii. Öz analarına gösterdikleri saygıyı, sevgiyi bana hiç göstermedikleri gibi, aklı erer yaşa ulaşır ulaşmaz hepsi beni analarından da beter ezmeye başladı. Elimde büyüyen bu çocukların tek tek mürüvvetini gördüm. Çoluk çocuğa karıştılar. Onların çocuklarının bakımına da yardım ettim. Kocamın torunlarına bakarken kayınpederim felç geçirdi, ölene kadar, yani tam üç sene yatalak hasta da bakmış oldum böylece. Kaynanam ise maalesef hala domuz gibi sağlıklı, hepimizi gömecek sanırım. Kocamla mı ne yaptım? Arada canı değişiklik isterse beni hatırlamasının dışında hiçbir alakamız kalmadı. Bu ikinci evlilik konusu da aramızda hiç konuşulmadı. O, idealist öğretmen ve büyük devrimci kimliği ile yaşamını sürdürdü. Soruşturmalar geçirdi, hakkında davalar açıldı, ceza yedi ama davasından dönmedi. Bana yaptığını davasına yapmadı yani. Ülkeye eşitlik, uygarlık, adalet getirmek gibi yüksek idealler peşinde koşarken bir an durup da kendi özelini sorguladı mı, vicdanını yokladı mı, bilmem. Herhalde durumu bilen az sayıdaki o dava arkadaşlarından da bunu “Nasıl yapabildin?” diye eleştiren olmadı. Kendi evindeki tek bir kadının hakkını veremezken koca bir halkı kurtarmayı; kendi ana-babasına ya da törelere itiraz bile edemezken otoriteye başkaldırıp düzeni değiştirmeyi amaçlamanın arasındaki çelişkiyi ben bu cahil aklımla gördüm. O hiç göremedi ya da görmek istemedi. Evdeki çok karılı yaşamı buralarda doğaldı zaten. Ele güne karşı da beni asla karısı olarak tanıtmadı. Şu değişiklik isteği dışında, evdeki varlığımı kendi de unuttu zamanla.

Ben de kendi varlığımı unuttum zamanla. ‘Hanım’, ‘gelin’, ‘ana’, ‘lan’ gibi hitaplardan asıl adımı bile unutacak hale geldim. Kim olduğumu, bu eve ne zaman, hangi sıfatla geldiğimi falan hep unuttum. Köyde benzerim çok olduğu için diğer insanlar da unuttu gitti. Sonra o kız geldi köye tesadüfen. Arkadaşları ile trenle buraları geziyorlarmış. İki gece de bizim köyde kaldılar. Nedense pek ilgilendi benimle. Misafirlere ayran verirken, kocamın çocuklarından Zehra yaramaz oğlunu zapt edemedim diye beni herkesin içinde köpek gibi azarlarken, yemek yaparken, yatakları sererken bu kızın bakışlarını hep üzerimde hissettim. O komik kırmızı çerçeveli gözlüklerinin üzerinden hep beni süzdü. Başını buralı kadınlar gibi bağlamayı öğretirken de bana önce adımı, sonra bu evde neci olduğumu sordu. Hani nicedir kimse sormamıştı bunları. Uzun yıllar sonra birinin varlığımı fark etmesi mi, yoksa sadece anlatma ihtiyacı mı bilmiyorum. Kız biraz da üzerime gelip kurcalayınca dökülüverdim. Yıllardır yuttuğum, içime attığım ve çoktan unuttuğumu sandığım ne varsa anlattım. İşte, ben anlattım, o not aldı, ben anlattım o dinlerken ağladı. Başta bana çok kızdı, nasıl kabul edersin böyle bir şeyi diye. Sonra çaresizliğimi anladı, bir daha ağladı. Kocama daha çok kızdı. Öyle bir adamın fikirleriyle davranışlarının bu kadar çelişmesi önce hiç kafasına yatmadı. Sonra, “Aman ne olacak, okumuşu da bir cahili de bir; şehirlisi de bir köylüsü de bir” deyiverdi. O da bana kendi öyküsünü anlattı. Anne ve babasının evlenip aynı eve girince üç yılda bitiveren büyük aşkından ve boşanmalarından, kendi yediği sillelerden, 21.yüzyılda aşkların da tüketim çılgınlığına yenildiğinden bahsetti. Mesleğinden, yaşadığı şehirden, gezdiği ülkelerden, yazdığı öykülerden konuştuk. Geçmiş yaşantılarımız, alışkanlıklarımız, inandığımız değerler ve hatta kullandığımız dil bile biraz farklılık gösterse de, kadınsı bir içgüdü ile aslında aynı dili konuştuğumuzu ve aynı hamurdan olduğumuzu fark ettik.

Vedalaşırken “Duygu Asena diye bir kadın vardı, birkaç yıl önce öldü” dedi. Sosyetik feministmiş. ‘Kadının Adı Yok’ diye bir kitap yazmış. Kitap şehirli kadınlara hitap ediyormuş, ama asıl adı olmayan kadınlar bizlermişiz. “Ünzile dediğim o şarkıdan vazgeçtim. Sen adı bile olmayan kadınların vücut bulmuş halisin” deyince, adı olmayan kadın ile neyi kast ettiğini pek anlayamasam da “Madem yazıyormuşsun, beni de yaz da bir adım olsun bari. Hatta adımı da sen koy” deyiverdim. Gülümsedi. Yazacağına söz verdi, ama köyün ismi, hikayede geçen bazı şahısların gerçek adları gibi detaylar onda saklı kalmak şartıyla. Neden mi? Sevgili kocamın mesleki ve siyasi kariyeri zarar görmesin diye değilmiş tabii ki. O umrunda değilmiş. Zeytinyağı gibi üste çıkıp elaleme nasıl anlatırsın diye bana kızmaması içinmiş. “Böyleleri yavuz hırsız olur ev sahibini bastırır. Sana kızar, dayak atar. Bana kızar, ne hakla yazdın diye dava açar” dedi. Doğru söze ne denir… “Peki benim adım ne olacak bu öyküde?”diye sordum. Şöyle bir süzdü beni ve “Bu hikayenin baş kahramanının adı Efkâr olsun. Kadının adı var, kadının adı Efkâr” dedi.

NOT: ‘Efkâr’ hiç okuyamayacak bu öyküyü…Ama en azından bir adı var artık ve öyküsünü okuyup varlığından haberdar olan sizler varsınız…Ve içinde bulunduğumuz 21.yüzyılda bile, güzel yurdumuzun her bir köşesinde, adı sanı unutulmuş sayısız ‘Efkâr’ hala var ne yazık ki… Her daim çok efkârlıyız, hem de pek çok.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
Yandex.Metrica